Duyuru

Merhaba.Kütüphanemizden.com sayfamızdaki içerikler,şu an bulunduğunuz Kütüphanemiz sayfasına taşındı.Kütüphanemiz olarak hiçbir şekilde reklam yayınlamıyoruz ve reklam talebinde bulunmuyoruz

Dünya’nın geçirdiği jeolojik devirler nelerdir?

Dünya’nın ve üzerindeki yaşamın zaman içerisinde na­sıl şekillendiğini ve hangi aşamalardan geçerek günümü­ze ulaştığını kavrayabilmek için Dünya’nın geçirdiği jeo­lojik devirlerin özelliklerini bilmemiz bize çok yardımcı olacaktır. Bu devirlerin başlangıç ve bitiş noktaları önemli jeolojik olaylara göre belirlenmiştir ve her devir canlılık açısından farklı özellikler içerir. İnsanoğlu ise milyarlarca yıl süren bu hikâyenin sadece son 6-7 milyon senesinde yer almıştır. Elinizdeki kitapta, bundan sonraki bölümler­de yer alan sorularda, yaşamın ortaya çıkışı ve canlılığın çeşitlenmesini ayrıntılı olarak ele alacağız; fakat bu soru­da, canlılığın hikâyesini kavramamızda yardımcı olması bakımından, Dünya’nın oluşumdan itibaren geçen jeo­lojik devirleri, biyolojik evrimle paralel bir bütün olarak özet bir biçimde veriyoruz.
Jeolojik zamanları, temelde Kambriyen öncesi ve son­rası olarak ikiye ayırabiliriz. Kambriyen Devri’nin (545-495 myö) ayırıcı özelliği, daha önceki zamana göre canlı çeşitliliğinde yaşanan hızlı artıştır. Yaşam her yanı dol­durmuş ve sayısız şekil ve türde canlı türemiştir. En azın­dan elimize geçen fosil ve bilgi sayısı bu dönemde büyük bir artış göstermektedir.
Kambriyen Devri öncesi:
Hadean, Arkean, Proterozoyik
Kambriyen öncesinde Dünya yüzeyi soğumuş, atmos­fer ve okyanuslar ortaya çıkmıştı. Yaşam günümüzden 3,5-3,8 milyar yıl önce ortaya çıkmış, bakteriler, ökar­yotlar, çokhücreli canlılar türemişti. Bu dönem hakkın­da bilgilerimiz oldukça sınırlı. Özellikle ilk zamanlardan günümüze ulaşan kayaçların bulunmaması nedeniyle bil­diklerimiz tartışmalı. Bilinen en eski kayaçlar 3,8-4 milyar yıl öncesine ait.
Kambriyen öncesi dönemi kendi içinde üç farklı zama­na bölebiliriz:
1)Hadean Eonu (~4500-3800 myö): Bu dönem jeolojik bir devir olarak kabul edil­mese de, Dünya tari­hinin bütünlüğünün sağlanması açısından özelliklerini bilmeliyiz. Bu dönem, Dünya’nın ve Güneş Sistemi’nin oluşum aşamasında olduğu ve Dünya üzerinde yoğun me­teor bombardımanının yaşandığı dönemdir. Ay’ı oluşturan dev çarpışma da bu dönemde meydana gelmiştir. Bu gibi dev çarpışmalar sayesinde Dünya ilk zamanlarda erimiş bir halde olsa da, sonraları yüzeyde kabuk tabakası, ilk kı­talar, atmosfer ve okyanuslar oluşmaya başlamıştır. (Şekil 1)
Şekil 1: Hadean Dönemi’nde Dünya’yı betimleyen bir çizim.
2)Arkean Eonu (~3800-2500 myö): Bu dönemin belir­leyici özelliği, yaşamın ilk defa Arkean Eonu’nun başında ortaya çıkışıdır. Baskın olarak bulunan canlı grubu arkea­lardı ve okyanuslarda yaşıyorlardı. Atmosfer günümüz at­mosferinden çok farklıydı. Büyük ihtimalle metan, amon­yak ve diğer toksik gazlardan oluşan ve dışarıda yaşama izin vermeyecek indirgen bir atmosfer vardı. Fotosentez yapan siyanobakterilerin ortaya çıkışı ile birlikte okya­nuslarda oksijen de yayılmaya başladı. (Şekil 2)
Şekil 2: Arkean Dönemi’nde Dünya’yı betimleyen bir çizim.
3)Proterozoyik Eonu (~2500-545 myö): Dünya ve ya­şam için en heyecan verici gelişmelerin çoğu bu dönemde gerçekleşti. Atmosferde oksijen miktarının artışı ile birlikte arkealar aza­larak oksijensiz bölgele­re çekilirken bakteriler yayıldı. Devamında da ökaryotlar ve çokhücre­liler ortaya çıktılar. Ro­dinia Süperkıtası oluştu. Dünya’nın gördüğü en büyük buzul çağları bu dönemde yaşandı ve yeryüzünün tamamı buzlarla kaplandı. Bu dönemde Ediacara Fauna­sı olarak bilinen fauna, ilk yumuşak dokulu çokhücreli hayvanları barındırır. Bu zamanda ortaya çıkan hayvan­lar bilinen canlılara benzemeyen garip şekillerdeki canlı­lardı. Canlı çeşitliliğinin hızla arttığı bir dönemdi. (Şekil 3)
Şekil 3: Proterozoyik Dönem’in önemli özelliklerinden stromatolitler (birikmiş siyanobakteri fosilleri) ve Ediacara Faunası yaşam örnekleri.
Kambriyen Devri sonrası:
Fanerozoyik Eonu (545 myö-günümüz)
Bu dönem bizim bildiğimiz anlamda görünür yaşamın ortaya çıktığı zamandır. Kambriyen Devri’nde canlı çeşit­liğindeki artışla başlar ve günümüze kadar ulaşabilen çok sayıda fosil örneği bırakır. Suda çeşitlenen yaşam zamanla karalara yayılmış ve her yeri kaplamıştır. Bu dönem di­nozorlardan memelilere, ilkel bitkilerden devasa orman­lara ve günümüzün çiçekli bitkilerine kadar ortaya çıkan türlerle Dünya üzerindeki yaşamı temelden şekillendiren dönem olmuştur.
1)Paleozoyik Zaman (545-251,4 myö):
Paleozoyik Zaman’ın sınırlarını yaşam açısından çok önemli iki olay belirlemiştir. Çokhücreli hayvanların kısa süre içerisinde çeşitlendiği “Kambriyen Patlaması” ile başlar ve tarihte bilinen en büyük kitlesel yok oluş ile son bulur. Kamb­riyen Patlaması’nı 39. Soruda, kitlesel yok oluşları da 49. Soruda detaylı olarak inceleyeceğiz. (Şekil 4)
Şekil 4: Kambriyen Dönemi’nde sulardaki yaşam örnekleri ve sağda bir trilobit fosili.
Zaman zaman buzul çağları yaşansa da genel olarak ik­lim ılıman ve nemlidir. Kambriyen Devri başında parça­lanan süperkıta Rodinia küçük kıtalara ayrılmıştır. Bu kıtaların en büyüğü de Gondvana’dır. Paleozoyik Zaman’ın sonuna doğru ise kıtalar tekrar birleşerek süperkıta Pangea’yı oluşturacaktır.
Paleozoyik Zaman’ın ortalarına doğru denizlerde omurgalılar ve özellikle de balıklar yaygınlaşırken hay­vanlar, mantarlar, bitkiler ve böcekler karaya yerleşmeye başladı.
Paleozoyik’in sonlarına doğru ise yeryüzü uçsuz bu­caksız ormanlarla kaplandı. Bu ormanlarda böcekler, am­fibiler (suda ve karada yaşayanlar) ve sürüngenler göze çarpan hayvanlardı. Zamanın sonlarında sürüngenler oldukça çeşitlendi ve memelilerin ve dinozorların ataları olan gruplar ortaya çıktı.
Paleozoyik’in son dönemi olan Permiyen sonunda ger­çekleşen kitlesel yok oluş ile birlikte canlılarının büyük çoğunluğu ortadan kalktı. Ortaya çıkan biyolojik boşluğu ise devam eden zamanda özellikle dinozorlar dolduracak­tır.
2)Mesozoyik Zaman (251,4 myö-65,5 myö):
Dinozor­lar çağı olarak da adlandırabiliriz. Süperkıta Pangea, Me­sozoyik Zaman’ın ilk döneminin sonuna kadar varlığını sürdürse de, daha sonra parçalanmaya başladı. Zamanın son dönemi olan Kretase’de Lavrasya ve Gondvana yeni­den birbirinden ayrılır ve daha küçük parçalara bölünür­ler; kıtalar hemen hemen günümüzdeki biçimlerini alma­ya başlar. İklim sıcaktır, hatta kutuplarda dahi buzullaşma yoktur. Paleozoyik Zaman’ın sonunda başlayan kurak ve aşırı karasal iklim Me­sozoyik Zaman’ın ilk döneminde (Triyas) devam eder. Jura’da (Jurasik Dönem) iklim yeniden nemli hale ge­lir ve kıtalar yeniden bitkilerle kaplanır. Bu nemli ve mevsimsel­liğin çok belirgin ol­madığı yumuşak iklimsel eğilim, Kretase Devri boyunca devam edecektir.
Permiyen Devri sonunda meydana gelen kitlesel yok oluşta sağ kalmayı başaran deniz canlıları çeşitlenerek pek çok yeni grup ortaya çıkardı. Modern zamanların de­niz omurgasız yaşamı Mesozoyik’te kurulmuştur.
İlk devir olan Triyas’ta sürüngenler ve memeli benzeri sürüngenler karasal ekosistemin baskın gruplarıydı. İlk gerçek memeliler Triyas’ın sonunda ortaya çıktı. Triyas’ın sonunda gerçekleşen yok oluşla, memeli benzeri sürün­genler de dahil, ilkel sürüngenlerin ve ikiyaşamlıların (amfibiler) çoğu yok oldu ve yeni dönemde dinozor ve yeni sürüngen gruplarının önü açılmış oldu. (Şekil 5)
Şekil 5: Mesozoyik Zaman “dinozorlar çağı” olarak da adlandırılır.
Jura Devri’nde karasal ekosistemin baskın omurgalı grubu dinozorlar olurken, timsahlar, kaplumbağalar, ker­tenkeleler ve kurbağalar da yayıldı. Bazı sürüngen grupla­rı sucul yaşama uyum sağlarken, bir kısmı ise uçma yete­neğini kazanarak krallıklarını gökyüzünde kurdular.
Açık tohumlu bitkiler, Mesozoyik’in baskın bitki gru­budur. Erken Mesozoyik’te eğreltiler, sikatlar, ginkolar baskınken; modern açık tohumlular, örneğin kozalak­lılar ilk kez günümüzdeki biçimleriyle erken Triyas’ta ortaya çıktı. Memeliler önemsiz bir grup olarak dinozor­ların hâkimiyeti altında yaşarken, kuşlar da ilk kez Jura Devri’nde ortaya çıktı.
Son devir olan Kretase sonunda dinozorlar pek çok canlı grubuyla birlikte ortadan kalktı. Bu yok oluşun yeryüzüne çarpan bir gökcismi nedeniyle olduğu yaygın olarak kabul gören fikir olsa da, tartışmalar devam etmektedir. Kretase/Tersiyer yok oluşu olarak bilinen bu olayla sürüngenlerin yüz milyonlarca yıl süren hâkimiyeti sona erdi ve memeli­lerin yaygınlaşmasını sağlayacak koşullar oluştu.
3)Kenozoyik Zaman (65,5 myö-günümüz):
Bu döne­min temel özellikleri, memelilerin baskın hale gelmesi, kıtaların günümüzdeki hallerini alması, geniş otlakların oluşması ve son zamanlarında da insanın ortaya çıkarak yayılmasıdır. Paleojen, Neojen ve Kuaterner olmak üzere üç devre ayrılır.
Bu zamanda kıtalar günümüzdeki konum ve biçimle­rini yavaş yavaş alırken, iklim de gittikçe kuraklaşıp so­ğudu. Birçok buzul çağı yaşandı. Kurak ve soğuk iklim koşulları ormanların azalmasına yol açtı.
Omurgasızlar, balıklar ve sürüngenler dönemin başın­da modern biçimlerine ulaştı; ancak, memeliler, kuşlar, bir hücreliler ve çiçekli bitkiler dönem boyunca evrimle­şip çeşitlenmeye devam etti.
Şekil 6: Kenozoyik Zaman’ın çevre şartları ve son zaman devlerinden mamutlar.
Tek çenekli bitkiler bu zamanda ortaya çıkıp, orman­lardan boşalan alanlara yayılarak, ilk kez savan, yayla gibi otlak alanlarını oluşturarak memeli evriminin ana mer­kezleri oldu. Memeliler zamanın başında sıçan benzeri biçim ve boyutlardayken; hızla pek çok garip tarihöncesi dev hayvana ve günümüz biçimlerine evrimleştiler. (Şekil 6) Son olarak ise, kendi türümüz olan Homo sapiens son buzul çağının sona ermesiyle yaygınlaşıp, ekosistemin baskın canlısı oldu.
Kaynak: Deniz Şahin, 50 Soruda Yaşamın Tarihi, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, Ekim 2011, 2. Baskı, s.121-126
https://bilimvegelecek.com.tr/index.php/2019/10/23/dunyanin-gecirdigijeolojik-devirler-nelerdir/
Devamı

‘Dışarıdan bilinç’ meselesi

Yazar: Ender Helvacıoğlu


Sosyalizm teorisi, Lenin’in de vurguladığı gibi, ancak “mülk sahibi sınıfların eğitim görmüş temsilcileri tarafından, aydınlar tarafından” geliştirilebilir. Peki, Marksistler nasıl Marksist olur? Bu burjuva aydınları nasıl sosyalist aydınlara, işçi sınıfının aydınlarına dönüşür? Kendi başlarına sosyalist bilince ulaşamayacak olan işçilere bu bilinci verecek olan sosyalist aydınlar bu bilinci nasıl edineceklerdir? Aydınların “dışarısı” neresidir?

Sıradan işçilere ve emekçilere sosyalist bilincin ancak dışarıdan verilebileceği meselesi sosyalistlerin kadim bir tartışmasıdır. Politik bir tartışma olduğu kadar, öncü-kitle diyalektiği, öncü parti, kitleler içinde parti çalışması gibi -başta örgüt kuramı olmak üzere- kuramsal boyutları ve bilgi teorisine uzanan felsefi boyutları da bulunur. Esas olarak Lenin’in tamamen bu konuya hasrettiği ve Rusya’daki çeşitli sosyalist gruplarla tartıştığı Ne Yapmalı? adlı eserinden kaynaklanır. Ama farklı boyutları da düşünüldüğünde Marx ve Engels’in de, Mao Zedung’un da bu çerçeve içinde değerlendirilebilecek çözümlemeleri mevcuttur.
Lenin 1902 yılında kaleme aldığı Ne yapmalı?’da fikirlerini net bir biçimde formüle eder:
“İşçiler arasında sosyal-demokrat (o dönemde “komünist”lere verilen ad-eh) bilincin olamayacağını söyledik. Bu bilinç onlara dışardan getirilmeliydi. Bütün ülkelerin tarihi göstermektedir ki, işçi sınıfı, salt kendi çabasıyla yalnızca sendika bilincini, yani sendikalar içerisinde birleşmenin, işverenlere karşı savaşım vermenin ve hükümeti gerekli iş yasalarını çıkarmaya zorlamanın vb. gerekli olduğu inancını geliştirebilir. Oysa sosyalizm teorisi, mülk sahibi sınıfların eğitim görmüş temsilcileri tarafından, aydınlar tarafından geliştirilen, felsefi, tarihsel ve iktisadi teorilerden doğup gelişmiştir. Toplumsal konumlarıyla, modern bilimsel sosyalizmin kurucuları, Marx ve Engels’in kendileri de, burjuva aydın katmanındandırlar.”1
Açık bir nokta ama yine de belirtelim: Lenin bu eserinde “kendiliğinden bilinç”in kendisi ile değil, kendiliğinden bilinci abartan, kutsayan ve sosyalist bilinci küçümseyen kesimlerle, yani “kendiliğindencilik”le (çeviride “kendiliğindenlik” sözcüğü tercih edilmiş-eh) mücadele eder. Lenin’in bir olgu olan “kendiliğinden bilinç”e nasıl yaklaştığı ise ayrı konudur. » Tamamını okuyunuz
Devamı

Mustafa Kemal Atatürk'ün, Lenin'e Mektubu



‘Mücadelemiz her seyden önce kapitalizme karsı yönelmiştir’ Atatürk‘ün 4 Ocak 1922’de Lenin‘e yazdığı mektubun düzeltilmis tam metnini Türkiye basınında ilk kez yayımlıyoruz. “Memleketimizi düsmandan kurtardıktan sonra, kamusal ehemmiyet tasıyan büyük isletmeleri devlet eliyle yönetme niyetindeyiz. Böylece gelecekte büyük kapitalist sınıfların efendiliğinin ülkede hâkim olmasının önüne geçmis oluruz.”Ankara, 4 Ocak 1922 Değerli Başkanım, Ankara’da genel bir saygı ve sempati kazanan yoldas Frunze’nin,ülkemizden ayrılısı vesilesinden istifade ederek, sahsi his ve fikirlerimden baska, gizli olarak, Türk siyaseti konusundaki görüslerimi ve bilhassa, Türk-Rus münasebetlerini,size, kısaca açıklamak isterim.



KORKUYA KAPILAN BÜYÜK BATILI EMPERYALİST VE KAPİTALİST ÜLKELER


Bildiğiniz gibi, Türk ve Rus halkları, yüzyıllarca sürdürülmüs boyunduruk zincirini bir hamlede silkip attıktan sonra, kendi halklarının da bu yolu takip edeceklerinden dolayı büyük korkuya kapılan büyük Batılı emperyalist ve kapitalist kuvvetlerin saldırısına uğradığından, halklarımız arasındaki yakınlık ve anlasma, kendiliğinden gelismistir. Hatırlayacağınız gibi, müsterek umutların ve benzer sartların neticesi olarak ortaya çıkan fikirlerin gelismesi, hükümetlerimiz arasında resmi münasebetlerin kurulmasına yol açmıs ve bilhassa bu münasebetlerde tayin edici bir rol oynamıstır.

“TÜRKLER VE RUSLAR,HEMEN ANLASTI”


Türkler ve Ruslar, tarihleri, yüzyıllarca sürdürülmüs kanlı savaslarla doldurulduktan sonra,hemen anlasmıs ve uzlasmıslar-dır. Bu vaziyet, öteki ulusları saskınlığa uğratmıstır. Pek çoğu, dostluğun geçici olduğu ve sartların
zoruyla sağlandığı konusunda bir inanca sahip olmuslardır. Hâlâ da bu inançtadırlar. Fakat, iki halkın hangi sartlarla ve ne ölçüye kadar birbirlerini anlayıp sevdiğini ve eski kavgaların, zalim yöneticilerin kıskırtmaları ile çıkmıs olduğunu, son savasta asker ve subayların birbirleriyle nasıl isteksizce savastığını görmüs olanlar, birkaç sene önce olusan yeni
vaziyetin sürekli ve istikrarlı olduğunu kabul etmekte gecikmeyeceklerdir. Çünkü bu vaziyet tabii olandır ve eski istihdafı ayakta tutan suni düsmanlık ise son nefesini vermistir. Türkiye’nin rejim değistirmesi, Rusya’da olduğu gibi, sosyal bir
devrimle ortaya çıkmıs olmayıp, yabancı devletlerin saldırı ve hâkimiyetlerine karsı bir baskaldırma türünde olduğundan, dünya kamuoyunun dikkatini çekmemistir. Bu baskaldırıs, canlı ve gerçek olarak dile getirilmemistir. Yüzeysel de olsa, ülkemiz hakkında bir bilgiye sahip olanlar, 1918 Mütarekesi’nden, özellikle 16 Mart 1920’den beri alınan yolun çok büyük olduğunu kabul edeceklerdir.
Yüzyıllardan beri her seyde efendilerine ve saraylılara ve daha sonra oligarsiye bağlı kalan Türk halkı, 1919 yazında girisilen savasla, kendi kaderinin sahibi olmayı basarmıstır.

TÜRK HALKI EFENDİSİZ YAŞAYABİLECEĞİNİ İLAN ETTİ


Açık konusuyorum. Erzurum ve arkasından Sivas kongrelerinde bir araya gelen delegeler, halkların kendi kaderlerini tayin hakkını öngören bir hükme varmıslardır. Siz, değerli Baskanım, daha Dünya Savası’ndan önce, bu hususu müdafaa etmekteydiniz. Bu kongrelerde kabul edilen kararlarla, istanbul’un yetersiz ve yeteneksiz ellerdeki iktidarı tasfiye edilecek
ve yeni yöneticileri, bizzat milletin kendisi seçecektir. Büyük Millet Meclisi’nde bulunanlar, Türkiye’de yeni bir dönemin
basladığını ve Türk halkının artık uzun süreden beri olduğu gibi kendi yöneticilerinin himayesi altında değil, efendisiz yasayabileceklerini ilan ettiler. 16 Mart 1920 darbesinden sonra 23 Nisan’da Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nde toplanan
halk temsilcileri, milletin iradesini ve kaderini bağımsız ve hâkim bir varlık olarak tayin etme arzusunu ilan ettiğinde, bu isteğin, bütünüyle gerçeklesmesi milli bir gaye olmustur.

KAPİTALİST SİSTEM NEFRET UYANDIRIYOR


Simdi, bütün bunlar gerçeklesiyor. Halk tarafından seçilmis olan temsilciler, sadece yasama kuvvetini değil, aynı zamanda,yürütme kuvvetini de doğrudan, kendi seçtikleri ve her hareketlerinde onlara hesap verecek vekâletler aracılığıyla ellerinde bulundurmaktadırlar. istisnai olarak, milletin bağımsızlık ve güvenliğinin söz konusu olduğu fevkalade hallerde, halk temsilcileri, yargı vazifesini Đstiklal Mahkemeleri aracılığıyla yerine getirmektedir. Görüldüğü gibi, bizde iktidarın üç fonksiyonunun ayrılığı mevcut değil. Batı’da kapitalist sistemin bütün milletin üzerindeki efendiliğini güçlendirmek ve bu sınıfın iktidarı istismar etmesi için özenle hazırlanan bu sistem, nefret uyandırmaktadır. Bu bakımdan, biz kapitalist sistemden daha çok, Sovyet sistemine yakınız.

BAŞKALARININ EMEĞİYLE YAŞAYAN PARAZİTLER SINIFI


Sosyal alanda da, memleketimizde benzer değisimler olmustur. Yeni vaziyetimizin ve ekonomik sartların gereği olarak, toplumun, artık istismara bas eğmemek konusundaki kararının neticesi olarak, herhangi bir çaba göstermeksizin, baskalarının emeği ile yasayan parazitler sınıfı bütünüyle ortadan kalkmamıssa bile, bu sınıfa girenlerin sayısında büyük bir azalma olmustur. Modern Türkiye’de, imparatorluk döneminin efsanevi zengin sınıfı artık yoktur. Büyük arazi sahiplerinin gelirleri artık düsmüstür. Simdi, Türkiye’de herkes düzenli çalısmak zorundadır. Sonuç olarak, bugünün Türkiye’sindeatılan adımlar herkes içindir.

Türkiye, Batı Avrupa’ya olduğundan çok, bir bakıma Rusya’ya, özellikle son birkaç ayın Rusya’sına daha yakındır. Sonra, memleketlerimiz arasında bir baska mühim benzerlik, bizim, kapitalist ve emperyalist düzene karsı savasmamızdır. Kapitalizm Türkiye’de, Avrupa’da ve eski Rusya’da olduğundan daha zayıf gelisti. Fakat vaziyet, büyük tesebbüslerdeki hemen bütün kapitalin yabancılar tarafından yatırılmıs olmasıyla siddetlenmistir. Halkımızın istismarını kolaylastırmak

için kurulmus olan kapitülasyon sistemi, gelismemizi engellemis ve bizi bu sömürüye tahammül etmeye mahkûm etmistir.
Bu rejimi ortadan kaldırma hedefine sahip bugünkü mücadelemiz her seyden önce kapitalizme karsı yönelmistir.

BÜYÜK İŞLETMELERİ DEVLET YÖNETECEK


Biz memleketimizi düsman istilasından kurtardıktan sonra, kamusal ehemmiyet tasıyan büyük isletmeleri devlet eliyle yönetme niyetindeyiz. Böylece gelecekte büyük kapitalist sınıfların efendiliğinin ülkede hâkim olmasının önüne geçmis oluruz. Türkiye’nin büyük devletler ve onların uyduları tarafından hâlâ açık veya kapalı olarak çılgınca saldırılara hedef olmasının nedeni, bütün mazlum milletlere kurtulus yolunu göstermis olmasıdır.

BATI DÜSMAN GİBİ,SOVYETLER DOST GÖZÜYLE BAKIYOR


Bütün bunlar, Türkiye’nin bütün müesseseleriyle ve bugünkü hükümetiyle sadece Sovyet Rusya’da güven hissi yaratabileceğini, Batı’nın ise, bize düsman gözüyle bakmasını gerektireceği gerçeğini ortaya koyar.
Milletlerarası siyaset alanında Türk-Fransız anlasması, Rus-ingiliz ticaret anlasması gibi, sartların zoruyla vücut bulmustur. Bu anlasma, gelecekte imzalayabileceğimiz anlasmalar gibi, ideallerimizden vazgeçtiğimiz anlamını tasımaz. Sizi kesin surette temin ederim ki, her halükârda Büyük Millet Meclisi’nin Türkiye’si bugüne kadar Sovyet Rusya’ya karsı takip ettiği siyasetten vazgeçmeyecektir ve bu konuya dair yayılmıs bütün söylentilerin hepsi yalandır.

SOVYETLER’E KARŞI HİÇBİR ANLAŞMA YAPMAYACAĞIZ


Yine aynı sekilde sizi temin ederim ki, Sovyet Rusya’ya karsı doğrudan veya dolaylı olarak asla hiçbir anlasma yapmayacağız ve hiçbir koalisyona girmeyeceğiz. Son zamanlarda meydana gelen aramızdaki bütün yanlıs anlasılmalar,her seyden önce Ankara- Moskova arasındaki yazısmaların oldukça yavas olmasından kaynaklanmaktadır.
Değerli Baskanım, bu içten açıklamaların iki halkımız ve hükümetimiz arasındaki dostane ve kardesçe münasebetleri daha da kuvvetlendireceği ümidiyle samimi kardeslik hislerimi kabul etmenizi dilerim.

Mustafa Kemal
[su_note note_color="#fdfddb" text_color="#000000"]Not:
Sovyet arsivinde yapılan çalışmalar, bir gerçeği daha ortaya çıkardı. Atatürk’ün bundan 81 yıl önce, 4 Ocak 1922 tarihinde Lenin’e yazdığı mektup, Türk basınında sansürlenerek yayımlandı. Bu mektup, ilk kez, 26 Mayıs 1969 tarihli Aksamgazetesinin 5. sayfasında çıktı. Ali Kemal Meram’ın hazırladığı “Devlet Kurulurken Mustafa Kemal’den Sovyetler’e Sovyetler’den Mustafa Kemal’e Mektuplar ve Milli Mücadele” başlıklı yazı dizisi içinde yayımlanan mektubun belirli paragrafları ne hikmetse yok olmuştu.Anlayacağınız gibi yok olan kısımlar Atatürk’ün Kapitalizm hakkında söyledikleri idi![/su_note]

Kaynak : Aydınlık 19.01.2003


Devamı

Çin'de Yükselen Devrimci Dalga ve Troçkinin Tasfiyeciliği -1930


R. DOONPING 1930


 

ÇİN'DE DEVRİM UMUTLARI

 

Çin'de yeni bir devrimci dalganın gelmesinin kaçınılmazlığı, 1928 yazında bir araya gelen Çin Komünist Partisi Altıncı Kongresi tarafından açıkça ortaya konuldu. İlk Devrim'in paha biçilmez deneyimlerini özetleyen bu çığır açan Kongre 1925-27 yılları arasında, Marksist-Leninist çizgiler doğrultusunda, Çin devrimci hareketinin şu andaki aşamasının ideolojik temelini ortaya koydu. Kongre, burjuva-demokratik devrimin yenildiğini, emperyalizmin hala Çin'i ayaklarının altında acımasızca ezdiğini ve feodal sınıfların köylü kitlelerini sömürmelerini yoğunlaştırdığını açıkça belirtti. Ayrıca, emperyalistlerden ve feodal güçlerden taviz alamayan burjuvazinin, işçilere her zamankinden daha sert bir şekilde saldırdığını gösterdi. Bu, geniş işçi kitlelere kararlı bir mücadeledan başka bir alternatif sunmaz. Dolayısıyla, Kongre emperyalizme, feodal güçlere ve burjuvaziye karşı devrimci bir dalganın gelmesinin kaçınılmaz olduğu sonucuna vardı.

 

Şimdi, devrimci bakış açısı her gün daha da açık. Çin zaten derin bir genel kriz dönemine girdi. Bu dönemin kusursuz işaretlerinden biri, egemen sınıfların konumunun son derece titrek hale gelmesi gözler önündeki gerçeğidir. Bu, sadece Nanking Hükümeti'nin hızla düşen prestijisine ve otoritesine değil, aynı zamanda ülkedeki genel olarak yöneten sınıflar olan seçkin ve yerli burjuvazinin giderek daha dengesiz ve güvencesiz durumuna da işaret ediyor. Bu sadece son aylarda birbiri ardına militarist savaşın art arda artmasıyla değil, emek hareketinin yükselen dalgası ile birlikte, köylü hareketinin hızlı canlanmasıyla, özellikle de gerilla harketiyle Çin yarı feodal burjuva yöneticileri bugünkü konumlarından söküp, ülkedeki işçilerin ve köylülerin siyasi iktidarını kurmayı vaat eden yeni bir devrimci ayaklanmayıda açıkça gösteriyor.

 

* Çin'deki militarist savaşlar ve devrim umutları hakkında ayrıntılı bir tartışma için,  yazarın 1930'da New York , Çin Vanguard Publishing Co., New York City'de yayınlanan "Çin'deki Militarist Savaşlar ve Devrim" adlı broşürüne bakınız.

 

"TEORİK  HAZIRLIK DÖNEMİ"

 

Tam da bu dönem, Troçki'nin “teorik ön-çalışma, hazırlık dönemi” olarak nitelendirdiği ve ciddiyetle “şu anda genç Çinli devrimcileri karakterize eden, sorunu bütünüyle anlama, inceleme, bütünüyle benimseme tutkusu” olduğunu belirtiyor. (Militant, 25 Ocak 1930). Tabii ki, hiçbir gerçek Bolşevik eğitimden kaçınmaz veya teorik çalışmanın önemini küçümsemez. Ancak burada belirtilmesi gereken, Troçki'nin Çin devrimcilerinin en önde gelen görevi olarak sadece teorik çalışmalardan bahsetmesinin ve Çin'de “şu anda” mücadelenin yerini tamamaen teorik çalışmanın  almasından bahsetmesinin tesadüf olmadığıdır.

 

 

"MUZAFFER BURJUVA KARŞI-DEVRİM"

 

Troçki, Çin'de devrimci bir umut görmüyor.  Troçkinin Menşevik önyargıları onu çıplak göze bile sade ve basit olan gerçeklere karşı tamamen kör bakmasına neden oldu. Ona göre“burjuva karşı- devrimi” Çin'de “zafer kazandı” (Militant, 22 Aralık 1929). Troçki, inatçı bir şekilde Çin ekonomisindeki feodal unsurun hakimiyetini ve Çin'deki mevcut rejimin, özellikle de yerel yönetimlerde göze çarpan feodalist karakterini reddediyor. 
Geçmiş başarısızlıkları ve yanlışlıkları üzerine derin düşüncelere dalan Troçki, sadece "muzaffer burjuvazinin öncülüğünde Çin için barışçıl bir kapitalist gelişme dönemini hayal ederek Çin devrimiyle ilgili temelde anti-Leninist olan fantastik! teorilerini haklı çıkarmaya çalışmakla kalmıyor, ayrıca, hatalı teorilerine dayanarak Çin'de Troçkist  bir Muhalefet için ideolojik bir yapı oluşturmaya çalışıyor. 9 Eylül 1928 tarihli, Komintern’in Altıncı Kongresi’ndeki bir mektupta Troçki, "Çin Komünist Partisi’ne Çin’in şu an içinden geçtiği Chiang Kai-şek’in Stolyfin süreci için bir eylem programı" düzenlememesi nedeniyle hiç tereddüt etmeden Altıncı Kongreyi suçladı. ''  (Militant, 15 Mart 19299).

 

Altıncı Kongrenin Çin'e verdiği dokuz temel sloganın* yerine, Troçki üç slogan önerdi: "sekiz saatlik iş günü" "toprak seçkinlerine ait toprakların kamulaştırılması ve eşit olmayan anlaşmaların kaldırılması - kesinlikle gerekli geçiş sloganları" olarak sundu.  Böylece, Çin için bir Stolypin kapitalist gelişme dönemi perspektifiyle büyülenmiş Troçki, Çin devrimi için bir geri çekilme önerdi. Çin devrimcilerine, "emperyalist hakimiyetin yıkılması", "Kuomintang Hükümeti'nin devrilmesi", "Sovyetler iktidarının kurulması", gibi sloganları terkederek, bunları tamamen yıpranmış ve tamamen itibarsız bir Kuomintang sloganı olan   "Eşit olmayan anlaşmaların feshi" sloganı! ile değiştirmeyi  tavsiye etti. Ancak Troçki'nin Çin için muzafferce başarılı bir kapitalist gelişme ihtimaline (hatta kaçınılmazlığına) duyduğu sarsılmaz güven burada kalmıyor. Çin'de bir parlamentonun hayalini kuracak kadar ileri gidiyor! Aynı mektubunda şöyle diyor:

"Bu sloganlar (önerdiği üç geçiş sloganı) için mücadele (parlamento kurulduğunda) mecliste de devam eder, devrim yeniden başladığı an, kentsel ve kırsal yoksullar tarafından desteklenen Sovyetler ve proletaryanın diktatörlüğü için savaş!a  (sloganına) yönelmelidir "(Vurgulu orjinal.)" 

Parlamento kurulduğunda "! Çin'de? Bu o kadar inanılmaz ki, Troçki'nin uykusunda konuştuğunu düşünmemek olasık dışıdır! Fakat ne yazık ki ona göre, Troçki uyanık gözüküyor. Sadece inatla haklı olduğu konusunda ısrar etmiyor, aynı zamanda başkalarını Çin’in durumunu yanlış değerlendirmekle suçluyor.

 

* Partinin kitleleri saflarına kazanmaya çalışması gereken temel sloganlar şunlardır:

 

(i) Emperyalist hakimiyetin yıkılması.

 

(ii) Yabancı işletme ve bankalara el koyma.

 

(iii) Her milletin kendi kaderini tayin hakkının tanınmasını içinde taşıyan ülke birliği

 

(iv) militaristlerin ve Kuominta.ng'nin gücünün devrilmesi. (v) İşçi, köylü ve asker temsilcilerinin Sovyetlerinin iktidarının kurulması.

 

(vi) Sekiz saatlik çalışma günü, ücret artışı, işsizlere  yardım ve sosyal sigorta.

 

(vii) Büyük toprak sahiplerinin topraklarına el konulması, köylüler ve askerler için toprak .

 

(viii) Tüm hükümet, militarist ve yerel vergi ve harçların kaldırılması; tek aşamalı  bir gelir vergisi.

 

(ıx) SSCB ve dünya proleter hareketi ile birlik. 1928 tarihli Altıncı Dünya Kongresi tarafından kabul edilen Sömürgeler ve Yarı-sömürgelerdeki devrimci hareket üzerine   Tezlerin kabulü.

 

 

"CHIANG KAI-SHEK'İN STOLYPIN DÖNEMİ"

 

Çin'in durumunu kim yanlış değerlendirir? "Chiang Kai-şek'in Stolypin dönemi"! Bu cümle bütün bir hikayeyi anlatıyor. Rusya tarihinde Stolypin dönemini hatırlarsak, bu tanımlamanın Çin'deki etkilerini tam olarak anlayacağız.
"Stolypin dönemi", 1905'te devrimin yenilgisini izleyen Rus tarihinde o döneme verilen isimdir. Çarlık bakanı Stolypin'in, başta toprak yasası olmak üzere çeşitli reform önlemleri aldığı dönemdi. Rus Marksist tarihçi Pokrovski'nin sözleriyle, "Rusya'da endüstriyel kapitalizmin gelişmesi için geniş bir kapı açtı" (Pokrovsky, Rusya'da Devrimci Hareket Tarihinin Ana Hatları, Çince çeviri, Moskova Çin Emek Üniversitesi Baskısı 1928, s. 116) ). Stolypin’in reformları, uzun yıllar boyunca yeni bir devrimci dalganın yaklaşımını erteleyen Rusya için hızlı bir kapitalist gelişme dönemi başlattı. Çin için de benzer bir kapitalist gelişme dönemi, hiç kuşkusuzki "Chiang Kai-shek'in Stolypin döneminden" bahsettiğinde Troçki'nin aklındaki bu. Çin’in durumuyla ilgili bu tür bir anlayış onu doğal olarak herhangi bir yakın devrimci bakış açısından mahrum bırakmaktadır. Troçki, Eylül 1928’de Çin sorununu işte böyle anladı.

 

Chiang Kai-şek'in "muzaffer" yürüyüşü ile Pekin arasındaki kısa aralığın ve 1929 baharında Nanking Kwangsi savaşının patlak vermesi, Çin için bir yıl boyunca "barış ve birlik" in bir arada sunduğu görüntüsü doğrudur ve  yüzeysel gözlemciyi, "Stolypin dönemi" nin Çin'de doğduğu yanlış sonucuna ulaştırmış olabilir. Ancak, ülkedeki içler acısı ekonomik ve politik durumunun  ve Kuumintang’ın Beşinci Plenum’unun ve ekonomik ve mali açıdan günün sorunlarını çözmek için onu izleyen Mali Konferans’ın tamamen başarısızlığının gösterdiği gibi, Çin’deki temel çelişkilerin yoğunlaşması gerçek bir Marksist gözlemciyi Çin'deki gerici rejim için istikrarlı ve barışçıl bir gelecek hakkında yanılsamalara karşı  uyarmalıydı!

 

Troçki bu uyarıyı dikkate almayı reddetti. Çin ekonomisine dair kendi yanlış teorileri ışığında olayları inatçı bir şekilde okudu. Troçkinin Çin ekonomisindeki feodal unsurun doğrudan küçümsenmesinden kaynaklanan Kuomintang militaristlerinin yarı feodal burjuva rejiminin sınıf içeriğine dair temel yanılgısı,  Çin'deki sınıf çelişkilerinin doğasını doğru anlamasını kaçınılmaz olarak  engelliyor. Dolayısıyla, “muzaffer bir burjuva karşı devrim” teorisi. Bu teoriye dayanarak, Troçki sadece Çin için bir "Stolypin dönemi" hayalini inşa etmekle kalmadı, hatta bu illüzyonu paylaşmadığı için Komintern'in Dördüncü Dünya Kongresi'ni suçladı!

 

Troçkist "Chiang Kai-Şek'in Stolypin Dönemi" teorisinin öne sürülmesinden bu yana neredeyse bir buçuk yıl geçti. Bu zaman içinde Çin'de çok şey oldu. Bu dönemin tarihini karartmak için zaten iki militarist savaş vardı ve üçüncüsü yolda. Çin militarist generalleri ve onların emperyalist ustaları Troçki'nin teorilerini göz önüne almazlar. Silahlarının sesleri ve bu militarist savaşların kaçınılmaz olarak geriye bıraktığı sefalet ve yıkım izleri arasında, Troçki'nin , "Chiang Kai-shek'in Stolypin dönemi" ve hayalindeki " muzaffer burjuva karşı devrim " hakkındaki  bütün teorileri ve "Çin'de bir parlamento hayali",  gerçeğin sağlam kayalarına çarparak param parça oldu.

 

"KURUCU MECLİS SLOGANI"

 

Ancak Troçki, Çin' için bir "Stolypin dönemi" saçma teorisini tamamen yıkan bu gerçeklerden ders çıkarmayı  inatla reddediyor. Hatalarını kabul etmek veya daha fazla yanlışlarla ileri gitmekten kaçınmak yerine, Çin sorunuyla ilgili hatalarını yığınlamakta daha fazla enerji sergiledi. Troçki 1929'un sonlarına doğru Çin Muhalefet grubunun örgütlenmesinde doğrudan rol almaya başladı ve Çin için "Kurucu Meclis" sloganını yükseltti. Troçki, Çin için "Kurucu Meclis" sloganını  ortaya atarak ne demek istiyor?
22 Aralık 1929 tarihli Çin Muhalefetçilerine yazdığı bir mektupta Troçki, "Zayıflayan ve yasadışı olmaya sürüklenen, Çin Komünist Partisinin siyasi görevi,  burjuva-askeri diktatörlüğe karşı sadece işçileri değil aynı zamanda şehrin ve ülkenin en geniş toplumsal katmanlarını da harekete geçirmektir. Bu nedenle mevcut şartlar altında en basit ve en doğal slogan olan "Kurucu Meclis" bu amaca hizmet etmeli. "(Militant, 25 Ocak 1930).

 

Aynı mektupta şöyle diyor: “Makalelerde ve teorik ve propaganda konuşmalarında yorulmadan geliştirmemiz gereken genel devrimci bakış açısı ile, bugünden başlayarak, onları  askeri diktatörlük rejimine karşı çıkartarak, kitleleri harekete geçirebileceğimiz şu anki siyasi slogan arasındaki fark açıkça anlaşılmalıdır.. Böylesine  merkezi bir siyasi slogan Kurucu Meclisin sloganıdır. ”

Başka bir deyişle, Troçki'ye göre, Çin kitleleri, Kurucu Meclis sloganından daha ileri, doğrudan ve devrimci sloganlar için henüz hazır değil. Prinkipo'da oturduğu yerde,  hesaplamalarını Çin için "Stolypin dönemi" konusundaki hatalı teorisine dayandırarak, Çinde şimdiki Koumintang rejiminin güven ve  istikrarlılığı  yanılsamalarına dayanan çok fazla geri kalmış bir kitleye liderlik etmeye çalışan "zayıflamış" bir Çin Komünist Partisinin resmini çiziyor.
Troçki, tamamıyle abartılmış “Muzaffer karşı-devrim” kendi versiyonunu ve bunun sonucu olarak Kuomintang rejiminin istikrarlılığına olan kendi inancı nı, Çin kitlelerin yüksek devrimci öfkesinin önüne koyuyor; bu nedenle Troçki  “kahrolsun Kuomintang Hükümeti ” ve “Sovyetlerin iktidarını kur” gibi tüm doğrudan devrimci sloganları bırakıyor ve utangaçca “Kurucu Meclis” gibi tarafsız bir slogan öne sürüyor.
Troçki'nin derin karamsarlığı onu "genel devrimci perspektifi"  tamamen Çinli kitlelerin ufku  ötesinde ve sadece kendisi tarafından algılanabilir, çok, çok uzak bir geleceğe ertelemeye yönlendiriyor, ve "kitleleri harekete" geçirmek için  askeri diktatörlüğün rejimine gerçekten karşı çıkabileceğimiz bir siyasi slogan" öneriyor .“ Kurucu Meclis ”sloganı, hem şehirdeki hem de ülkedeki askeri diktatörlüğe karşı hareketler, özellikle de hızla yayılan köylü gerilla savaşı, mevcut rejime karşı gözükara  bir mücadele başlattığı içinde bulunduğumuz dönemde, kitlesel hareketlerin geliştiği genel bir kriz döneminde, Çin kitlelerini harekete geçirecek kadar güçlü ve devrimci bir slogan mı? Çinli kitleler gerçekten askeri diktatörlüğe karşı olmak zorundalarmı? Kasabalarda ve köylerde yürüttükleri gözükara  mücadeleleriyle ve mevcut rejime karşı derin bir hoşnutsuzluğun ve düşmanlığın açık ve net  tezahürleriyle, zaten kendilerini yarı feodal burjuva diktatörlüğüne karşı olduklarını pratikte göstermedilermi? Görülüyorki Troçki, bunlara inanmıyor.Bu nedenle, aynı mektupta şöyle diyor:

“ (Kurucu Meclis sloganı için RD ) Ajitasyon,  Kurucu Meclis’e giden yolun askeri devralmaya karşı ve  kitleler tarafından halk iktidarının ele geçirmesi olduğunu anlayan proletaryanın en azından, en çok gelişmiş kesilerinin bir propagandası ile desteklenmelidir.  ” 


Böylece Troçki, sadece "proletaryanın en gelişmiş kesimlerinin" isyanın gerekliliğini anlamasını sağlamaya çalışıyor! Kitleler için bir slogan olarak ayaklanma sloganı Troçki tarafından süresiz olarak ertelendi! Troçki, sadece Chen Du-Shiu'ya katılmakla kalmadı, aynı zamanda kendisini , vang Chin-wei, Chen Kung Po Co kampına yerleştirdi .
"Kurucu Meclis" sloganı, tam olarak, 1927 yazında son devrimi ihanetleriyle "tasfiye" eden "Sol" Kuomintang Yeniden İnşacıların" merkezi politik sloganıdır.  

 

Şimdi Troçki, Kuomintang Yeniden İnşacılarının sloganı ile aynı olan bir slogan önererek Çin Komünist Partisini ve devrimci siyasi çizgisini tasfiye etmek için öne çıkıyor, ve böylece "proletaryanın ve köylülüğün temsilcilerinin siyasal eylemini, burjuva muhalefetin temsilcilerinin siyasi eylemine " tabi kılıyor .
(Wang Chin Wei, Chen Kung Po & Co. şimdi, Chiang Kai-shek'in yarı feodal komprador burjuva hükümetine karşı ulusal bir burjuva muhalefetinin rolünü oynuyor.)

Troçki, "Kurucu Meclis" sloganını ileri sürerek, Çin Komünist Partisini, devrimci bir pozisyondan Chiang Kai-shek rejimine "yasal" bir muhalefetin pozisyonuna! geri adım atmasını öneriyor.

15 Ekim 1929'da yayınlanan bir açıklamada, Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri Siyasi Bürosunun Troçkizmi "yüzde yüz Tasfiyeci  pozisyon" olarak tanımlamasına şaşırmamak gerek.


DEVAMI

TROÇKİ  VE ÇİN'DEKİ KÖYLÜ GERİLLA SAVAŞI

Kaynak
The Communist Volume 9, 1930

Çeviri : Erdoğan A https://yenidemokrasi.blogspot.com/2019/09/cinde-yukselen-devrimci-dalga-ve.html
2 Eylül 2019


Devamı

YAKIN TARİHİMİZİN BİR UTANÇ SAYFASI 6-7 EYLÜL-1955 SALDIRILARI


Yazar: Güntekin Eke

Yıl 1955..Günlerden 6 ve 7 Eylül..

İktidarda Demokrat Parti ve Menderes Hükümeti var..
İktidar köşeye sıkışmış vaziyette..Vaat ettiklerinin hiç
birini yerine getiremiyor..Ekonomi tepe aşağı gidiyor..
Toplumsal rahatsızlıklar ve itirazlar günbegün artmakta..
Kıbrıs meselesi can sıkıyor..
Hükümetin bir çıkış yolu bulması,itirazları ve hoşnutsuzlukları,
estireceği bir "milli birlik ve beraberlik" rüzgarıyla bertaraf
etmesi lazım..Nihayet çözüm "Kıbrıs" üzerinden bulunuyor..
Atatürk'ün Selanik'teki evinin Yunanlılar tarafından
bombalandığı haberi topluma pompalanıyor..
Haber doğrudur..Ancak sonradan kesinlikle ortaya çıktığı
gibi bombayı atan Yunanlılar değil,Oktay Engin isimli
Türk istihbarat görevlisidir..Nitekim Oktay Engin daha
sonraları Emniyet teşkilatı içinde görev yapar ve bu
provokasyonu gerçekleştirdiğini kabul eder..
Provokasyon,yıllar sonra daha yüksek makamlarca da
kabul edilir ve şöyle denir;"6-7 Eylül de bir Özel Harp işiydi
ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı..."
(Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu-Özel Harp Dairesi).
Zamanın medyası da anında harekete geçirilir..Organize
bir biçimde azınlık mensubu yurttaşların,özellikle Rumların
oturduğu semtlere,işsiz-güçsüz kalabalıklar taşınarak
korkunç bir yağmalama ve talan başlatılır..
Saldırganlar 2 gün boyunca hiçbir engelle
karşılaşmadan vahşetlerini sürdürürler..İstanbul ve
İzmir'de 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog,
2 manastır, 26 okul tahrip edilip-yağmalanır,
15 kişi öldürülür,60 kadına tecavüz edildiği ortaya
çıkar.
******
Olaylar hükümetin kontrolünden de çıkmıştır artık..
Zorunlu olarak sıkıyönetim ilan edilir..İlginç ve gülünç
olan;olayla hiçbir ilgisi olmayan,tersine karşı çıkan
sol görüşlü aydınların öncelikle içeri alınmasıdır..
Muhtemelen iktidar,olayı açıklıkla deşifre edecek
kişiler olması nedeniyle bir tedbir olarak bu
insanları tutuklamıştır..
******
Bu olaydan sonra binlerce Rum vatandaş malını
mülkünü bırakarak Yunanistan'a göç etmiştir..
******
6-7 Eylül olayları bizim toplumsal utanç tablomuzdur..
Bu olay bile tek başına Adnan Menderes ve
arkadaşlarının 27 Mayıs devriminde çarptırıldıkları
cezaların gerekçesi olmaya yeter...
İşte 1955 yılında yaşanan bu 6-7 Eylül olayları
DP döneminde,bizzat iktidarın planladığı bir
provokasyonla yazılan bir utanç sayfası olarak,
daha sonra Alevi yurttaşlara düzenlenen benzeri
provokasyon ve katliamlarla birlikte
yakın tarihimizdeki yerini almıştır.


Devamı

Çukurova Havalimanının seyir defteri -2-


Yazar: Abdullah Ayan

Çukurova Havalimanının 2010 yılında başlayan serüvenini anlattığımız makalenin birinci bölümünü temel atma hazırlıklarının sürdüğü hengamenin toz dumanı arasında noktalamıştık.


Kaldığımız yerden gün gün gelişmelerle devam edelim:


14.10.2011 Daha önce 3 Kasımda yapılacağı duyurulan ÇHL ihalesi 15.12.2011 tarihine ertelenir.


15.12.2011 Koçoğlu grubunun içinde yer aldığı SKY Line Havacılık-Zonguldak Sivil Havacılık ortak girişimi tek başına girdiği ÇHL ihalesini 357 milyon Euro yatırım bedeli karşılığı 9 yıl 10 ay 10 gün işletme garantisiyle kazanır. İhaleye dosya alan 16 firmadan Koçoğlu dışında kimse teklif bile vermez.


13.1.2012 Koçoğlu grubu Ankara Ticaret Siciline kayıtlı Çukurova Bölgesel Havaalanı Yatırım Yapım ve İşletim A.Ş. adıyla bir şirket kurar.


26.1.2012 İhaleyi kazanan grupla anlaşma Ankara’da imzalanır.


22.6.2012 Koçoğlu:Bize uygulama projesi için 9 ay süre verildi. 3 ay sonunda bankalarla anlaşmaları tamamlar DHMİ’ ye sunarız. Bize yer teslimli yapılsın hemen başlar 22 ay içinde de havalimanını tamamlar hizmete açarız.


2.8.2012 Gazeteler “Bankalardan kredi şoku” diye verir haberi. Projeyi rantabl bulmayan bankalar şirketin taleplerini geri çevirir ancak DHMİ 6 ay olan kredi ibrazı süresini 3 ay uzatır.


11.8.2012 Proje genel koordinatörü 25.7.2012 günü ek süresi de dolan kredi bulma dönemini es geçerek tesisin 2014 Mayıs ayında hizmete gireceği müjdesini verir.


25.11.2012 Şirket bu kez “kredi bulduk ama biz öz kaynakla işe başlayacağız” açıklamasıyla çıkar ortaya.


24.1.2013 Zafer Çağlayan “en geç 2 ay sonra temel atarız”


28.3.2013 Yer tesliminin yapıldığı açıklaması yapılırken hiç kimsenin aklına “kredi bulundu mu?” sorusunu sormak gelmez. Temel atma töreninin Nisan ayında yapılacağı müjdesi yeterlidir.


14.5.2013 Temel atma töreninden önce çalışmaların başladığı, çıkan fırtınada 2 işçinin ölmesiyle öğrenilir.


19.5.2013 Yapılacağı duyurulan temel atma töreni 27 Mayısa ertelenir. Ama 28 Mayıs günü gerçekleşir.


17.4.2014 Bir zamanlar hizmete açılacağı tarih olarak duyurulan bugünlerde çalışmaların durduğu, sıkıntıların baş gösterdiği haberleri yer almaya başlar medyada.


8.7.2014 Proje Müdürü: “yavaşlama var ama bu projenin zamanında bitmeyeceği anlamına gelmez”


23.9.2014 Gazetelerden haberler, siyasilerden mesajlar: “Firma yabancı ortak buldu. Tesis 2016 Martında bitirilecek.


12.10.2014 AK Parti Mersin il başkanı “yapımcıya 3 hafta süre verildi. Başlamazsa sözleşme feshedilip yeniden ihaleye çıkılacak.


10.11.2014 İstanbul’ da kentsel dönüşüm atıkları taşıma işi yapan Erdal Alkış’a ait İCON grubu çıkar ortaya. “Asya menşeli bir firma ile anlaştık, ilk pisti 6 ay içinde hizmete açarız”


Müjde karşısında Mersin kamuoyu öylesine sevinir ki, kimsenin aklına “bu İCON nereden çıktı? Hangi yetkiyle havaalanı işini üstleniyor, açıklamalar yapıyor” sorusu gelmez.


10.1.2015 Binali Yıldırım’ın boşalttığı Ulaştırma Bakanlığı koltuğuna oturan Lütfi Elvan’ ın gönülleri serinleten açıklaması düşer medyaya: “Sorunlar aşılma noktasına geldi. Hedefimiz 2016 sonu”


18.1.2015 İCON grubu yeniden sahne alır: “Projeyi 31.12.2015’e yetiştirmeyi planlıyoruz. Finansmanın %60’ı dış, %40’ı yurt içinden sağlanacak. Şubat ayında yapacağımız proje tanıtım törenine şimdiden tüm Mersinlileri davet ediyoruz”


1.5.2015 AK Parti Mersin il başkanı Taşpınar “inşaat yeniden başlıyor” müjdesini verir.


3.6.2015 Seçimlere 4 gün kala Mersin’i cumhurbaşkanı sıfatıyla ziyaret eden Erdoğan’ ın da gündeminde havalimanı vardır: “Yüklenici firmanın yaşadığı sıkıntılar nedeniyle gecikme oldu. Şimdi yeni formül bulduk. İnşallah gecikmeyi de telafi edecek şekilde Mersini mutlaka bu hizmete kavuşturacağız, bizzat takip ediyorum.”


13.7.2015 Koçoğlu’nun salt havalimanı için kurduğu Çukurova Havalimanı Yatırım Yapım ve İşletme A.Ş. şirketi Rus “Stroy İnvest” isimli bir şirketle anlaştığını duyurur. Şirkete göre proje Ramazan Bayramından sonra kaldığı yerden devam edecektir.


31.8.2015 Üstlenici şirket bir yandan iflas ertelemeyle nefes almaya, kalan zamanında da kredi veya ortak aramayla uğraşa dursun, projenin geleceğine yatırım yapanlar da çıkar sahneye. Örneğin Mersin Üniversitesinin yeni rektörü Çamsarı’ nın müjdeler dolu demeci yankılanır dört yanda:


“Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi Türkiye’de çok az ilde mevcut. Her yıl pilot ve havacılıkla ilgili çalışanları yabancı ülkelerden alıyoruz ve görevlendiriyoruz. Bunun ciddi bir milli kayıp olduğu konusunda hemfikiriz. Bunu engellemek ve Çukurova Havalimanı’nın altyapısına katkı sağlamak için bu okulun açılmasını istedik. Şu anki aşamada YÖK ile görüştükten sonra fakültemize geçici bir dekan atayacağız. Dekan atamasının ardından fakültede 4 veya 5 bölüm açmak istiyoruz. Lojistiğinden hostes eğitimine, pilotajından makine ve destek birimlerine kadar bölümleri burada açmak istiyoruz. Fakültemiz, bölgenin işsizliğinin azalmasına da katkı sağlayacak ve ciddi sayıda öğrenci sayısı oluşturacak.”


Gülmeyin, havalimanı bitti de bunlara mı geldi sıra diye de düşünmeyin. Ben somut fotoğrafı yansıtıyorum.


26.9.2015 Ulaştırma eski Bakanı Lütfi Elvan kesinleşen Mersin adaylığının rüzgarıyla indiği Adana Şakirpaşa hava alanında “tüm duyduklarınızı unutun, söyleyeceğime inanın” dercesine müjdeyi verir:


“İşi alan firmayla yaşanan bazı sıkıntılar söz konusuydu ve iş akdi fesih edildi. İnşallah 20 Ekim’e kadar tekrar ihalesine çıkacağız. Tüm hazırlıklar yapılıyor. Bayram da dahi arkadaşlarımız çalışıyorlar, tekrar ihalesine çıkacağız ve en kısa sürede Mersin’imize ve Adana’mıza tüm Akdeniz’imize Çukurova Havalimanımızı, kavuşturacağız”


19.10.2015 Ve epeyi su kaldıracağı belli pilavın pişirsin diye aşçıya sipariş edileceği gün anlamına gelen müjdeli haber Resmi Gazetede yayınlanan ilanla yedi düvelden duyulur:


Buna göre; Çukurova Bölgesel Havalimanının YİD modeli ve kapalı teklif alma yöntemiyle yapılacak ihalesi 15 Ocak 2016 günü saat 10′ da DHMİ Genel Müdürlüğünde yapılacaktır.


2 bölümlük seyir defteri burada ve şimdilik sona eriyor.


Umarım gelecek seçimlerde benzer hikayeler yerine “uçan çilekleri” anlatırım da ruhu kararan bu kent bir nebze şenlenir…




Kaynak: https://abdullahayan.wordpress.com/2015/12/08/cukurova-havalimaninin-seyir-defteri-2/



Devamı

"Soul müziğin kraliçesi" Aretha Franklin vefat etti!

Aretha Louise Franklin


Yazar: Ümit Solmaz ~ K

2010 yılında bu yana pankreas kanseri ile mücadele eden 76 yaşındaki sanatçı Aretha Franklin,vefat ettiği duyuruldu.Aretha Franklin, ABD'de 'Soul müziğin kraliçesi' olarak biliniyordu.


Aretha Louise Franklin'i Kısaca Tanıyalım:



Karierinin ilk adımlarını Rahip Babası C. L. Franklin'e kilisede gospel müzik söyleyerek başlayana,Amerikalı şarkıcı ve müzisyen Franklin,1960 senesinde 18 yaşındayken laik müziğe geçiş yaparak Columbia Records için kayıtlar yapnıştır.

Daha fazla okuma için: https://tr.wikipedia.org/wiki/Aretha_Franklin


Devamı

Chromium Nasıl Türkçe Yapılır?

Yazan: Ümit Solmaz ~ Kütüphanemiz



Milyonlarca Linux Mint kullanıcılarının sorunlarında biri olan, Linux Mint 'Yazılım Yönetici'nde Chromium tarayısını yükledikten sonra Türkçe olmaması.

Chromium'u Türkçe olması sağlamanın pratik bir yolu var. Chromium tarayıcısını nasıl Türkçe yapacağımızı alttaki adımları uygulayarak ayarlayalım.

Birinci Adım:


Menü » UçbirimUçbirim açtıktan sonra altta ki komutu giriyoruz:


İkinci Adım
Uçbirim'e ekleyeceğiniz kod:


sudo apt-get install chromium-browser-l10n

Kısa süren işlem bittikten sonra Chromium tarayıcımızı açıyoruz.

- Haydi hepinize kolay gelsin 😉
Devamı